4 Ağustos 2011 Perşembe

TAŞINDIM :)))

Sevgili dostlar...
Tebdil, mekân, ferahlık, hayır filan değil sebep...
Hem sebep de yoktu pek.
Bir de orada oyalanayım dedim, gittim...
Lâkin teknoloji özürlü olduğumdan sizi peşimde nasıl sürüklerim, "yazdıklarımı okuyun" diye nasıl haber ederim bilemedim.
Ama umutluyum, onu da becereceğim.
Yeni adresim
önerileri beklerim...
Baktım ki yalnız hissediyorum orada, gelirim.

21 Temmuz 2011 Perşembe

BOĞAZ'ın YALI CAMİİLERİ

Öyle güzel, öyle özeller ki…
Kimi orta yerde, kimi kuytuda.
Kiminin yüzüne doğuyor güneş, kimi günü turuncuya dönen pencereleriyle uğurluyor. Aralarında bir iş bölümü mü var bilinmez ama sanki hepsinin içinden Boğaz akıp gidiyor.

Boğaz’ın kıyısındayım. Gözüm, gönlüm bir Rumeli Yakası'nda, bir Anadolu… An geliyor Ortaköy Camii’nin avlusunda yürüyen yengeci takip ediyorum, an geliyor Kuzguncuk’taki Üryanizade Camii’nin altındaki kayıkhaneden Boğaz’a akıyorum.
Tuhaf bir duygu; bir yanım huşu içinde Tanrı’yı arıyor, bir yanım bu büyüleyici güzellikte Tanrı’yı buluyor.

Koca şehir Ramazan’a hazırlanıyor; biliyoruz. İftar çadırları kuruldu kurulacak, büyük camilerin minarelerine asılacak mahyalar çoktan bakımdan geçti, eksik ampuller yenilendi.
Ama ben bu kez tarihi yarımadadaki görkemli camileri bir yana bırakıp Boğaz’a gidiyorum. 'Her iki yakada, temelleri Boğaz’ın akıp giden suyuyla yıkanan, mütevazı Osmanlı camileri ne durumdadırlar' diye meraktayım.

Boğaz’ın tuzlu suyu mu yıpratır yorgun bedenlerini yoksa ancak cuma namazlarında birkaç kişinin gelmesiyle açılan asırlık kapıların yalnızlığı mı? Soracağım.

Öyle sessiz, öyle sakinler ki ihtimal bir yanıt alamayacağım; ne gam… Bu yazıdan sonra fazladan bir kişi ziyaret etse; asırlık tahta duvarlarına bir yabancı yaslansa, mihrap dibinde öylece bekleyen tespihlere bir el uzansa, her daim Boğaz suyuyla ıslak avlularda dolaşanlar olsa…

İşte bununla avunacağım.
E hadi o vakit...


 Emirgan Hamid-i Evvel Camii
Bahçesindeki dev manolya ağacı mı anlatır yaşını, ana kapısına Ta’lik hatla yazılmış kitabedeki 1781 mi?

Yeşil, siyah yağlıboya ile boyanmış sütunlara mı sormalı eski Ramazanları, her sütuna iliştirilmiş tespihlere mi?
Taş ve tuğla duvarlarda ya da caminin temelinde, Revan seferinden dönen Emirguneoğlu Yusuf Paşa’nın köşkünü mü aramalı yoksa?
Kalem işleriyle zenginleştirilmiş mihrap mı alıp götürür bizi asırlar önceye, çiçek, yaprak ve kıvrık dal motifli minber mi?
Bakmayın siz şimdi önünden arabaların geçtiğine, I. Abdülhamit genç yaşta ölen şehzadelerinden Mehmed ve onun annesi Hümaşah için bu camiyi yaptırdığında Boğaz’ın yanı başındaydı.
Öyleyse Doğru Muvakkithane Sokağı’nın köşesinden İstanbul’u seyreden tek minare mi fısıldar bizlere burada bir zamanlar hamam, fırın ve külliye olduğunu, kıbleyle Boğaz’ı aynı yönde gösteren halı desenleri mi?
 Vaniköy Camii
İmamı Bayram Göktepe diyor ki, önündeki çınar ağacı camiinin inşaatı başladığı gün dikilmiş. Şimdi, Vaniköy Camii’nin önünde dev bir anıt gibi duran çınar ağacı demek ki tam 343 yaşında…


Öyle ya, camiyi Vani Mehmet Efendi 1665’te yaptırmış. Koca semte adını veren Vani Efendi, 4.Mehmet zamanında, Hünkâr şeyhi sanıyla sarayda nüfuslu bir zat. Peygamber soyundan. Kendisi Vanlı olduğundan ‘Vani’ olarak anılırmış. I. Mahmut, hünkâr mahfili ilave etmiş, kâgir duvarlı, kırma çatılı bir yapı Vaniköy Camii. Denize bakan kadınlar bölümünün dış yüzeyi ahşap. Kırmızı minaresinin pabuç, şerefe ve külah altı beyaz...
 Hacı Kemalettin Camii (Rumelihisarı)
Bu şehirden başka nerede, üst katınızda cami varken siz oturup mantı ya da çiğ börek yiyebilirsiniz? Ya da en güzel aşk şarkıları Hisar’da yankılanırken, sırtınızı musalla taşına verip Boğaz vapurunun beyaz dalgasıyla gönlünüzü hoş edersiniz? Rumelihisarı’ndaysanız mümkün.


Zira Hacı Kemalettin Camii ve çevresi böyle bir yer. Mescit olarak yaptırılan bu yer, 1743’te I. Mahmut tarafından camiye dönüştürülmüş.
Bunu, caminin kapısındaki 1159 Rûmi tarihli kitabeden anlıyoruz: "Cami-i vâlâyı Sultanı zaman Mahmud Han."
Duvarları taş ve tuğladan, çatısı ahşap, minaresi taştan. Zemin katında ise şu an cafe-restoran olarak kullanılan, tonozlu bir bölüm yer alıyor. Burası aslında yedi adet kemer şekilde düşünülmüş kayıkhane. Caminin ahşap çatısı Marsilya kiremidi ile kaplı. Kubbe aramayın bu camide; yok. Camiye adını veren Hacı Kemalettin’le ilgili bilgi de yok ancak Ayvansarayi Hafız Hüseyin Efendi (1865) ‘Hadikat-el Cemâvi’ isimli kitabında kabrinin de orada olduğunu yazar.
Üryanizade Camii (Kuzguncuk)

 Yok, kimse kızmasın, alınmasın, günah demesin…

Yok, bu camiye adımımı atar atmaz hissettiğimi sizden gizleyecek değilim.
Vallahi de billahi de inanın camii gibi değil burası; denizin üstüne kondurulmuş bir mücevher kutusu, bir deniz feneri daha çok.
Minicik, birkaç basamakla üst kata çıkarken ‘aman zarar görmesin’ diye dikkatlice atıyorsunuz adımlarınızı.
Üst kat… Pencereyi açın, oltayı sallandırın, altınız deniz, dibiniz kayıkhane. Bahçesindeki incir ağacı sanki ondan yüksek. ‘40 günde tamamlanan camii’ diyorlar, doğru. Öyle narin, öyle güzel ve küçük ki… Sarılıp sarmalanması, korunması gerek. Kuzguncuk’tan Beylerbeyi’ne gelirken, Nakkaş Mezarlığı’nın dibinde, ahşap oymalı minaresine hayran olmamak mümkün mü? 1860’da Cemil Molla mescit olarak yaptırmış, 1889’da ise Üryanizade Ahmet Efendi camiye dönüştürmüş.
Ortaköy Camii: (Büyük Mecidiye Camii)

"Boğaziçi’nin Rumeli yakasında, Güney’i ve Batı’sı denizle çevrili, Boğaz’a uzanan küçük burun üzerinde…"
Onu anlatan bir yazı böyle başlıyor. Kentin anıtsal dokusunun Boğaziçi’ne uzandığı yıllarda Sultan I. Abdülmecit, Dolmabahçe Sarayı’nı yaptırdıktan sonra Nigogos Balyan’a Ortaköy Camii’ni de ısmarlıyor. İnşaat 1853’te başlıyor, 1855’te bitiyor. Ortaya Barok mimarinin eşsiz bir eseri çıkıyor. Ve Sultan, Dolmabahçe rıhtımından saltanat kayığına binip Ortaköy Camii’ne geliyor; namaz için. Beyaz, kesme taştan yapılmış duvarlarından, geniş ve yüksek pencerelerinden kendinizi alabilirseniz; caminin neredeyse kubbesine yakın bir yerde, Boğaz’a nazır, her sene filizlenen incir ağacını görüp şaşarsınız. O kadar özel bir mekân ki, Ortaköy barlar sokağıyla iç içe. Oysa biliyoruz ki okul ve cami yakınında içki satmak yasaktır. Ortaköy Camii’nin kendine has bir özelliği de bu olsa gerek. 1984’teki yangından sonra özgün parçaları büyük ölçüde değişmiş olsa da caminin içine girenler Abdülmecit’in eseri olan Allah, Muhammed, Ömer, Ali, Ebubekir, Osman, Hasan ve Hüseyin yazılarını görebiliyor ve her pencereden Boğaz akıp duruyor.

Boğaz kabarık olduğunda, önünde kıçtankara bağlı teknelerin urganları, caminin musalla taşına tutturuluyor desem.
Yetmese. Yosun tutmuş avlu taşlarına yaslansanız; sağınıza Kuleli Askeri Lisesi’ni alıp yüzünüzü Boğaz’a verseniz ve ılık esen rüzgar size asırlık hatıraların rayihasıyla bezenmiş bin bir kokuyu taşısa…
Hicri 1253 yazsa tabela ve küçük bir hesap yapıp caminin 153 yaşında olduğunu bulsanız. Cami imamı Osman Keskin, çekinerek dokunsa ahşap duvarlara ve bir o kadar da övünerek "Bu boyayı rahmetli Sakıp Sabancı İtalya’dan getirtmişti. Denizin dibindeyiz diye boya çabuk dökülüyor, tahtalar çürüyor. Özel bir boyaymış bu, kökboyası. 10 sene garantiliydi 12 sene geçti daha yeni yeni dökülmeler başladı. Halıları da Isparta’da özel dokuttu." dese…
Ne camiye adını veren, Lale Devri’nde kaptan-ı deryalık yapmış olan, Nevşehirli İbrahim Paşa’nın damadı Kaymak Mustafa Paşa kalır aklınızda, ne bir defalık caminin bakımını yaptıran Sabancı Holding. Yeşile boyalı demir korkuluklara yaslanıp; sessiz ve kimsesiz caminin hüznünü Boğaz’ın suyuyla yıkarsınız.
Ah o an ne çok şey kayıp gider gözünüzden, gönlünüzden...
Sabancı Vakfı Camii (Kuleli Kaymak Mustafa Paşa Camii)

17 Temmuz 2011 Pazar

ORTAK ACI


Yannis Spiropoulos (Yanni İspiroğlu)’nun dedeleri, Nüfus Mübadelesi’yle Nevşehir, Suvermez’den Selanik’e gitmişler. Benim dedemler de aynı günlerde Selanik Alasonya’dan kalkıp Türkiye’ye geldiler. Yannis dedelerinin başından geçenleri anlattıkça sanki kendi dedelerimin öyküsünü dinledim. Acılar da, kederler de, özlemler de ne kadar aynıydı…

                                   Yannis ile sohbet...

Selanik’te bir tuhaf gün yaşadım. Beynim, yüreğim karmakarışık oldu. Bir kafede Yannis’le oturup bir yandan Türk kahvelerimizi içiyorduk bir yandan da hikâyelerimizi dillendiriyorduk.  Benim anneannemler 1924’te mübadeleyle Selanik-Alasonya (Elasson)’dan Mersin’e gelmişlerdi. Yannis’in annesi, babası, dedeleri de Nevşehir- Suvermez’den Selanik’e…

Dedim ya tuhaftı… Onca sene benim sandığım hikâyemin neredeyse aynısını bir başkasından dinliyordum. Adlar değişiyordu, mekânlar değişiyordu, diller değişiyordu ama yaşanan acı da, çekilen özlem de aynıydı.

Yannis Spirapoulos (Yanni İspiroğlu) 79 yaşında. İlk karşılaştığımızda, “Ohh be, toprağımın insanı” diye sarılırken koca adamın gözleri yaşla doldu, sesi titredi. Ben ona içinde Türk Rakısı olan paketi uzattım, o bana sakız likörü olanı…

Heyecanlı bir andı.”Benim anne, baba geldi Suvermez’den, 1924. Ben burda doğdu.”diye başladı anlatmaya. “Gidiyorsun dediler, anneler ağladı çok. Trene koydular hepisi… İndiler Mersin’de. Orada Yunan gemi bindiler. Geldiler burda.”

Hemen araya girdim, “Benim dedemler, anneannemler de Alasonya’dan. Annem Türkiye’de doğdu. Bizimkiler Selanik’ten gemiye binip Mersin’e gitmişler. Oradan da Adana’ya…”
“Ah, orada cennet idi. Akrabalar yağ çıkarırdı orada, nasıl söylenir bezir yağ. Geldiler aynı iş yaptılar burda.”
“Alasonya’da çiftlikleri varmış dedemlerin. Ne zor değil mi Yannis? Bırakıp gelince ne yapmış annenler? Çok anlattılar mı sana memleketlerini? Anneannem ‘Alasonya Olimpos’un eteğindeydi’ derdi hep.”

“Anlatmaz mı? Deli olma... Çok ağladı benim anne. Büyükanne elbise dikti orda, getirdi sandıkla burda. Ona sarıldı sarıldı, ağladı. Gördüm ben. Benim anne on bir, baba on beş yaştaydı geldiler. Aynı köyden. Evlendiler burda.”
“Benim anneannem on beş, dedem on sekiz yaşındaymış. Alasonya’da evlenmişler. Senin anneler döndü mü, ziyaret etti mi sonra Suvermez’i?”
“Yok. Ama ben gitti. Evi buldu. Okulu… Kiliseyi gördü. Bahçeleri…”
“Ağladın mı?”
“Durmadaaaan. Gözlerim dere sanki. Hep duydum annemin sesi sokaklarda.”
“Ne derdi annen sana kızınca? Anneannem bize Rumca söylenirdi.”

“GÖZÜN KÖR OLSUN YANNİS”

Tam burada derin bir iç çekti Yannis. Belli ki çocuk zamanlarına dönmüştü bir an için. Sonra güldü… Dedim ya aynıydı hikâyeler. Benim anneannem kızınca Rumca bir şeyler söylerdi, anlamazdık. Sorsak da söylemezdi zaten. Yannis’in annesi ise ona Türkçe söylenirmiş. “En çok ‘Gözün kör olsun, yaramazzz’ diye kızardı” diyor Yannis.
“Ya sen çocuklarına Türkçe mi kızdın?”
“Ah be, ne kadar kaldıysa akılda o kadar konuştum hep. Şimdi televizyonda dizi var. Binbir Gece. Her akşam oturup seyrediyorum. Türkçe unutmamak için, iyi olur.”
“Ya yemekler? Ah anneannemin bir patlıcanlı böreği vardı ki sorma Yannis…”
“ Yaparız burda da. Açarız oklava ile ince hamur. Arada yağ, hamur, yağ… Ama benim anne çok yapardı sulu köfte.”
Kahveler bitiyor elbette. Ama daha anlatacak çok şey var. “Aydi be gidelim sokak. Selanik görelim” diyor Yannis. “Sonra da gideceğiz Neapoli. Dersek Türkçe Nevşehir…”


Selanik cehennem gibi yanıyor. Sokakta değil yürümek nefes almak bile zor. Ama Yannis, 79 yaşındaki, by-pass geçirmiş Yannis’te bir enerji ki sormayın. “Yavaş yürüsek” diyorum, “Tembel sen, yürü, acele… Göreceğiz Bedesten” diyor.
Görüyoruz.
Rotondo Kilisesi’ni (Hortacı Cami), Bey Hamamı’nı, Tumba Tepesi’ni… Bir zamanlar Selanik’ye yaşamış olan Türklerden kalan tüm cılız izlerin peşindeyiz. Ama iz dediğiniz nedir ki! Sadece kırmızı tuğlalı, kubbeli binalar mıdır?
Sorumun cevabını otoyoldaki levhalarda bulacağımı söyleseler inanır mıydım?

“GİDECEĞİZ YENİ MUDANYA’YA”

Yukarıda yazmıştım, Yannis’in dedeleri Nevşehir’in Suvermez Köyü’nden. Mübadele’yle Suvermez’den gelenler Selanik’in 60 kilometre dışındaki bir bölgeye yerleştirilmişler. Flogita denen bölgeye.
“Aydi” diyor Yannis, “Gidelim memlekete…”

Asfalt yolda pek de hız yapmadan, etrafı seyrederek yol alırken Yannis “Bu gördü köyler hepisi geldi Türkiye’den. Atalar hep Türkiye’den. Kurdular burda yeni memleket. O vakit (1924) Yunan halk bizimkilere ‘Turko’ diye söylerdi. Onların Rumca başka, Türkiye’den gelenlerin Rumca başka.  Anlaşma yok. Yunan vermedi toprak. Bir tek ev. Herkese aynı ev yaptı verdi. 1935 sonunda verdi toprak. Ama para istedi.”
“Yani toprağı sattı size öyle mi?”
“Doğruuu. Para yok, alacak. Çok çekti gelenler.”
Tam da o anda kocaman bir tabela çıkıyor karşımıza: Nea Moudania. “Ne yazar bilirsin burda?”
“Dur okuyayım Yannis: Nea Moudania… Aaa Mudanya gibi.”
“Odur. Mudanya’dır. Gelenler kurdu yeni Mudanya.”
Sonra tabelalar çoğaldı. Silada (Zile), Malakopi (Derinkuyu), Andauli (Niğde), Simandra (Semendere)
“Bilirsin bizim köy neden Suvermez denir?”
“Bilmem Yannis, neden?”
“Çok zaman önce geldi bir seyyah. Dolaştı köyde. Çok zaman önce. Bir bardak su istedi. Ama orası susuz. Köylü verdi suyu istedi para. Sattı suyu. Seyyah yazdı deftere ‘Buradakiler su vermez’ diye… İşte şimdi Suvermez’e geldik.”

Üç katlı bir apartmanın orta katındaki bir daireye giriyoruz. Bu bölge haritalarda Halkidiki diye gösteriliyor. Uçsuz bucaksız kumsalı, insanın aklını alacak kadar berrak denizi ve balığıyla ünlü tatil beldesi. Fakat girdiğimiz dairenin her yanına Anadolu’dan gelen hatıralar serpiştirilmiş. Yemeniler, tahta kaşıklar, keçe mintanlar, duvarda asılı halılar ve elbette fotoğraflar. Burası Selanik Suvermez’deki ‘Nevşehir Severmez Müzesi.” İki Maria ve Osia karşılıyorlar bizi. Heyecanla sarılıp baş köşeye oturtuyorlar.
Yannis duvardaki fotoğraflarda kendisini, babasını bulup gösteriyor. “Bizim burda Suvermez ile Nevşehir Suvermez kardeş oldu. Biz gittik, oynadık, şölen yaptık. Burda zaman gelir yemekli şölen yaparız.”
Tam da o anda Maria bir sürü fotoğrafı uzatıyor. En üstte kazan karıştıran yaşlı bir kadının fotoğrafı var.
“Kim bu?”diyorum.
“Anastasia Tete. Altı yaştaydı geldi burda. Ama artık çok hasta. O öğretti her yemeği bizim kızlara.”

“Ne yemekler yapıyorsunuz en çok?”
“En çok Piluguri”
Piluguri, piluguri… Arka arkaya söyleyince anlaşılıyor; bulgur… “Çemen” diyor Maria, “Karıştırma, pastırma, manti, tarhana…”Hepsini Türkçe söylüyor. Anadolu’da söylendiği biçimiyle, değişmeden yemek isimlerini sıralıyor.
Nevşehir’e gittiklerinde aynı yemekleri yemişler, aynı geleneksel giysilerle dans etmişler ve her biri özlem dolu gözyaşı dökmüş.
Yannis diyor ki, “Ben şanslı. Gördü ana-baba topraklarını. Evi buldu. Suyu içti.”
Diyorum ki, “Bizimkiler bir daha Alasonya’yı hiç görmedi. Onların gözü olup ben baktım Olimpos’a. Ama yetmez ki Yannis, Hasret, özlem bitmez ki.”
Yannis başlıyor ağlamaya.
Ben?
Ne gerek var ki yazmaya…

9 Temmuz 2011 Cumartesi

BEN BİRAZ DA SENDİM FERİDE


Geçen hafta telefonum çaldı, açtım. Buket’ti arayan:
“En sevdiğin kitap?”
Dan diye soruverdi. Buket bu, evelemeden gevelemeden hedefe yönelik sorar, işte yine nokta atışı yapmıştı. Sanırım onun soruyu sorduğu saniyenin içinde –teknik olarak mümkün olmayabilir ama ben yine de öyle hissettim- cevap verdim; “Çalıkuşu.”
Düşünsem belki başka kitapları da sıralayabilirdim ama beynimden önce yüreğim konuşmuştu yine; ne güzel.

“Tamam o zaman. Bu ay tam 8. yılımızı dolduruyoruz ya. Bu nedenle de “8. yıl özel sayısı yapalım” dedik. Proje şu: herkes en sevdiği kitabı yazacak.”
“Düşünüp karar vereyim” diye oyalansam zorlanır, hayat biriktirdiğim onca kitaptan birini seçmekte bocalardım, doğru… Ama Buket “dan” diye sorunca ben de “şak” diye cevap vermiştim işte.  



Telefonu kapatıp kütüphaneme yürüdüm. Onca kitabın içinden en harap, en yıpranmış olanını çekip aldım.  Ah kim bilir hangi acemi dokunuşlarla yaptığım cilt çoktan yıpranmış, kitabın tozpembesi kapağını zar zor tutuyordu. Sayfalar darmadağın olmuştu.

Reşat Nuri Güntekin; Çalıkuşu.

Gelişigüzel bir sayfayı açtım: “ ‘Kuşadası’na gider misiniz?’ dedikleri vakit, birden sevinmiş, kendi kendime ‘Kuşadası, benim adım, bu kadar zamandır aradığım saadeti, gönül rahatımı mutlaka orada bulacağım’ demiştim.”

Feride yine yanıma gelivermişti işte; hem her defasında böyle olmuyor muydu?

SALINCAKTAN DEĞİL, HAYATTAN KORKARDIM

Çalıkuşu’nu defalarca okudum ben. Çocukken, lisedeyken, genç kızken, sonra, sonra, sonra; dedim ya defalarca. Hatta şu satırları yazmaya başlamadan önce bir kez daha…
İyi de neden okudum?

Feride’de hep biraz da kendimi buldum zira. Evet, doğrusu bu. Feride gibi, Feride kadar yaramazdım ben de. Günlük mekânım ağaç tepeleriydi. Bağda, bahçede, hayvanlar arasında geçerdi zamanım. Ottan yatak yapar, yatardım.

Duygusaldım, hatıra defteri tutardım, salıncaktan değil hayattan korkardım.

Onun liseyi bitirip düştüğü Anadolu yolları benim uçarı çocuk gönlümü eğlemişti kaç sene…
Feride’nin Anadolu’nun ücra köşelerinde öğretmenlik yapması, hele at arabasıyla aştığı yollar, gördüğü evler, okuttuğu çocuklar, derme çatma okullar hiç şaşırtmamıştı beni. Feride o köy okullarına 1920’lerde gitmişti, ben 1960- 1970 yıllarında. Tarih farklıydı da manzara ne yazık ki aynıydı.

İlkokul öğretmeni annemin elinden tutup, henüz okul çağında bile değilken kaç kez köydeki okuluna gitmiş, kara tahtanın hemen sağ yanındaki kapı girişinde dizili tezeklerle ısınan koca sobanın etrafında toplanan öğrenciler arasına katmıştım kendimi.
Feride’nin bırakıp gittiği İstanbul, benim için yaz tatillerini geçirdiğimiz bir rüya şehriydi. Onun genç bir kızken terk ettiği ve hep özlemle andığı Erenköy ve Kazasker’e ben genç kızlığımın ilk günlerinde gelip yerleşmiş, kim bilir kaç kez onun ayak izlerine basa basa Erenköy İstasyonu’na yürümüştüm.  

BİR YANIM HEP FERİDE İDİ

Reşat Nuri Güntekin Çalıkuşu’nu 1922’de yazıp Vakit Gazetesi’nde yayınlamıştı önce, biliyorum. O günlerde Feride’nin tefrika halinde sunulan hikâyesi okurdan öyle büyük ilgi görmüş ki; hemen kitap halinde de yayınlanmış Çalıkuşu…

Ah Feride…
Seni anlatanlar hep ne diyor biliyor musun? “İyi eğitim görmüş, aydın ve idealist bir İstanbul kızı. Teyze oğlu ile evlilik hazırlığı yaparken onun gizli gönül ilişkisini öğrenip İstanbul’u terk ediyor. Anadolu’da öğretmenlik yaparak kırık gönlünü avutmaya çalışıyor.”

Sahi sen sadece aşk acısından gönlü kırık bir genç kız mısın Feride? Gururu ile aşkı arasında bocalayan inatçı bir Gülbeşeker  misin?

Yok yok… Benim gönlümde sen, hele hele yazıldığın günleri düşünecek olursak “Yeni bir kadın tipi” oldun Türkiye için. Osmanlı’nın son günlerinde, henüz Cumhuriyet ilân edilmemişken “Mektepten- Memlekete” akımının bir üyesi olarak kendisi de öğretmen ve müfettişlik yapmış Reşat Nuri Güntekin’in yüreğinden kopup yaratılmıştın.

Cesur… Elinde diplomasıyla Anadolu yollarına düşen, kimselerin gitmek istemediği biçare okullarda öğrenmeye aç, güzel yürekli çocuklara eğitim verme sevdasıyla yanıp tutuşan bir öğretmendin. Kabul ediyorum, İstanbul’dan kaçış nedenin Kâmran’dı ama Anadolu’da varoluşun çocuklarlaydı.

Satırlara dalıp, senin peşinde Anadolu’yu dolaşanlara ülkenin o günlerdeki halini, insanlarını nasıl da yalın anlatmışsındır.
Ben sende biraz da Anadolu’yu buldum Feride… Osmanlının son günlerindeki Anadolu’yu…

Hem, şu her gün yeni bir yangınla kavrulduğumuz çağı pek sevmem ben. Hep “Kurtuluş Savaşı döneminde yaşasaydım keşke” der dururum. Belki Efelerle Ege dağlarında olurdum o vakit, belki cephede su taşır dururdum.

Milli mücadele günlerinde yaşayan bir ezik karıncayı bile şanslı görürken ben; elbette senin o günlerde Anadolu’yu dolaşmana, yaralı askerlere Doktor Hayrullah Bey’le birlikte şifa dağıtmana gıpta edecektim; ettim de.
Ben seninle savaşta bir nefer oldum Feride…

Aman ha, “Ben hiç yaşamadım ki, bir kitap kahramanıyım sadece” deme bana. Öyle olsa, Kuşadası’nda öğretmenlik yaptığın hani Doktor Hayrullah Bey’in I. Dünya Savaşı çıkınca hastaneye dönüştürdüğü okulun var ya, işte orası, restore edilir miydi hiç? Bak herkes o taş binayı, “Feride’nin okulu” diye anıyor şimdi.

Ya satır satır defterine yazdığın aşkın. Kendine bile söylemekten kaçtığın, yüreğini kavuran, dudağını titreten, kırık bir kalple seni yuvandan koparıp gurbete düşüren “Sarı çıyana” olan aşkın Feride?
Çocuk yaşımda okuduğumda seni, bir masaldın; sonraki yıllarda gurur, kıskançlık, inat, kavuşma, eziyet, pişmanlık… Ne çok şeyle karşılaştım satırlarında.
Ben sende aşkın, tutkunun asil yanını buldum Feride.

Diyeceğim o ki sen Bursa, Zeyniler, Çanakkale, İzmir, Kuşadası dolaşıp dururken, kendini yalnız, kanadı kırık bir Çalıkuşu sanıyorken yani, ben hep senin elinden tuttum Feride…

(VATAN Kitap Eki'ndeki yazım)     


15 Haziran 2011 Çarşamba

SEZEN'İN BOLLUCA'SI

                                                             

90’lı yıllardı.
Ne vakit kafam atsa, işte güçte canım sıkılsa, duvarlar üstüme üstüme gelse, gazetede şefe gider, “Ben Bolluca’ya gidiyorum. Hani çocuk köyü var ya, bakalım ne durumda” der, tüyerdim.
Ohhh…
Cıvıltıya, yeşile, umuda saklanıştı o. Her patırtıyı arkamda bırakıp huzura ererdim.
Duydum ki Sezen de inceden inceye aynı hesabın peşinde.
“Toplarım tası tarağı, gider yerleşirim Bolluca’ya” diyor, baksanıza.
Yapar mı yapar.
“Neresi bu Sezen’in Boluca’sı?” diyen olursa diye iki satırla hatırlatayım istedim.

 Bir kere yeşilin, taze filizin, çocuk sesinin harmanlandığı bir yer Bolluca. Adından da anlaşılacağı gibi sevgi bol, sarıp sarmalama gani.
Tam adres soranlara”, “Arnavutköy’ün Bolluca Köyü” derim. Zaten “Çocuk Köyü” demenize gerek de yok, şen şakrak çocuk seslerini izleseniz bulursunuz.
Ne mi var orada?
Bakın bu çok önemli: Orada hayat var.

Sezen'in bebek hali:)
Kolu kanadı kırık çocuklara sunulan hayat hem de; öyle böyle değil yani…
0-6 yaş arası kimsesiz veya yarı yetim, ruhen ve bedenen özürlü olmayan, yardıma muhtaç çocuklar koruma altına alınıyor, imkânlar ölçüsünde. Ve bu çocuklar hayatlarını kendi başlarına sürdürebilecek duruma gelinceye kadar (yüksek tahsil dahil) Bolluca Çocukköyü’nde yaşıyorlar.
Kaç çocuk mu yaşıyor Bolluca’da?
Eh, şimdilik Sezen’i saymazsak 120.
Bolluca’da 12 müstakil evde yardıma muhtaç sekizer çocuk barınıyor. Ayrıca 2 gençlik evi de var. Her evin sorumlu annesi var. Yani evler öyle yatakhane modeli değil, tam bir aile düzeni sağlanmış durumda. 
Zaten köyün kurulduğu arazi Sabri Akın tarafından bağışlandığında Avusturya merkezli SOS Uluslar arası Çocuk Köyleri Kurumu’nun desteğiyle inşa edilmişti Bolluca.

Çocuklar Bolluca Çocukköyü İlköğretimokulu’nda ve yöredeki okullarda okuyorlar; orta okul çağı ve üzerindeki çocuklar yaz tatilinde 2 ay konfeksiyon, laboratuvar, kuaför ve benzeri yerlerde çırak olarak çalışıyorlar. Köyde, ergenlik çağına gelen erkek çocuklar 24 kişi kapasiteli gençlik evlerinde 6 ‘şar kişilik dairelerde yaşıyorlar ve hayata atılana kadar gençlik evinde kalabiliyorlar. Kız çocuklar ise büyüdükten sonra “teyze evlerinde” kalıyorlar. Köyde aile evi ve gençlik evlerinin yanı sıra misafirhane, teknisyenevi, kütüphane, oyunparkı, spor sahası gibi tesisler yer alıyor.

Şimdi hak verdiniz mi Sezen’e.
Tası tarağı toplayıp Bolluca’ya yerleşse, şaşırır mısınız?
Aşağıda bir link var, tıklayın. Online bağış yapma imkânı da var, kaçırmayın.

10 Haziran 2011 Cuma

"İLERİ'nin yazıları ahududu çeşnisinde"




Selim İleri yeni öykü kitabı “Yağmur Akşamları”nda hem kendisiyle
 hem de edebiyat dünyasında tanık olduğu can acıtan anılarla, vefasızlıklarla da hesaplaşıyor.

İleri, “İşte yine kendimle söyleşiyorum. Topazların, vişne likörlerinin, şamfıstıklarının alacalarına geri dönebilir miyim diye uğraşıyorum.”




Tembellik yapmadım hayır, ustaya saygımdan, başkaca bir başlık aramadım diyelim. Yazıma başlık olan cümle, Salâh Birsel’indi, okuduğum kitabın satır aralarında duruyordu, çekip aldım. “İleri” dediği, şu yazıları ahududu çeşnisinde olan hani, Selim İleri elbette.
Ahududu çeşnisi… Hayatı, hayatın içinden çekip alan bir öykücü için yapılan ne hoş bir tanımlama…

Yeni öykü kitabı “Yağmur Akşamları”nda bakın ne diyor Selim İleri:
“Vaktiyle Salâh Birsel, ‘İleri’nin kendisine özgü bir anlatımı var’ diye yazmıştı. Afrika menekşelerimden, altınlı, sarıyakutlu, topazlı bezemelerimden söz açıyordu, vişne likörleri, şamfıstıkları. Vaktiyle Salâh Bey’in sözleriyle esriyip gitmişim. ‘Ahududu çeşnisinde’ demiş. Ahududular kan pıhtısı olup kaldı. ‘Kendi kendisiyle söyleşili’ diyor. İşte yine kendimle söyleşiyorum. Topazların, vişne likörlerinin, şamfıstıklarının alacalarına geri dönebilir miyim diye uğraşıyorum.”

Tam da söylediği gibi kendisiyle söyleşili bir kitap olmuş “Yağmur Akşamları.”
Selim İleri, kimi hazin hatıraları yeniden yaşamış, içinde tuttuğu kırgınlıklarla bir kez daha sarsılmış, ah o yürek burkan hesaplaşmaların peşine düşmüş. Kelimelerinde karamsarlık, umutsuzluk var.

Elbette ve en başta, en acımasızca kendisini yazmış. Hadi biraz ileri gidip “İleri, İleri’yi bir güzel hırpalamış, üstelik bu işi tek başına hatıralara da bırakmamış. Bilerek yapmış bunu.” diyelim. Vefasızlıktan canının nasıl yandığını anlatabilmek için, kahramanlarının canını yakmış; hem öyle böyle değil, yerle bir etmiş düpedüz.

O nedenle sevgili okur, hazırlıklı olunuz, efsunlu kelimeler, gönülde saklanan, hayattan sakınılan hatıralar, İleri’nin sözleriyle “Topazların, vişne likörlerinin, şamfıstıklarının alacaları” yok bu kitapta.
Topyekûn hesaplaşma var. Kendisiyle, edebiyat dünyasıyla, ideolojilerle ah topyekûn hayatla…

“KİMSESİZ ESERLERİN YOLCULUĞU”

19 yaşında, “Cumartesi Yalnızlığı” isimli ilk öykü kitabını yayınlayan, ömrünü yazın dünyasında geçiren, özgün yazılar kaleme alan bir yazar Selim İleri, biliyorsunuz. İşte kırk küsur yıldır soluk alıp verdiği o “yazı dünyasını” hallaç pamuğu gibi atmış, yazı çizi dünyasındaki vefasızlığın, yüksek egonun, hırsın, ‘en çok ben sattım’ yarışının ne can alıcı, yıkıcı, yok edici olduğunu kendi hayatından izler taşıyan öykülerle paylaşmış.

Hem de öyle bir “özgüvenle” yapmış ki bunu; kahramanına, Lâle Dilek’e yazdırdığı öyküyü kendi kitabına isim yapmış. Kitaba adını veren Yağmur Akşamları isimli öykünün kahramanı başarılı hikâyeler yazsa da edebiyat çevrelerince dikkate alınmamış, gözardı edilmiş bir kişi.

Sordum elbet kimdir bu Lâle Dilek? Kime denk düşer gerçek hayatta?
“Selçuk Baran” diye yanıtladı Selim İleri…

Genç yazarlar… Hani yazı dünyasına sesini duyurmaya, kelimelerini okurla paylaşmaya çalışan ancak kimsenin dikkatini çekemeden bıkıp, kaybolup giden genç yazarlar… İleri’nin, Selçuk Baran’ın yaşadıklarından esinlenerek yazdığı “Yağmur Akşamları” öyküsü sizin bu çıkmaz içinde uğradığınız haksızlığa pek çarpıcı biçimde dikkat çekiyor, haberiniz ola.

Aman dikkat, yağmurlu akşamlar değil, İleri’nin dediği gibi “Yağmur akşamları… Daima tek başımızayken.”
Ah Selim İleri’nin hüzünle yoğrulmuş efsunlu, kırgın kelimeleri…

“HÂLÂ BEĞENİLME TUTKUSU”

Söylemiştim yukarıda; “Yağmur Akşamları” bir hesaplaşma kitabıdır diye. İtirafları var İleri’nin, bizeymiş gibi görünen asıl kendine yaptığı itirafları.

“Günyol (Vedat) beni edebiyat dünyasına tanıtan kişi. Yeni Ufuklar’da ‘Savaş Çiçekleri’ni o yayınladı. Günyol yazdıklarımı hiçbir zaman beğenmedi. Ölünceye kadar beğenmedi. Altmışıma iyice yaklaşırken içimde hâlâ sızı, bu beğenmeyişe handiyse kin. Ne korkunç şey yazarın beğenilmek tutkusu! Dinmez ağrı.”


                                                           

“HATIRASIZ, ÇIKIP GİTTİLER”

Söylemeliyim, “Yağmur Akşamları” okuru dikkatli olmalı. Cümleler arasına saklanmış hırpalanmış duygulara, hesaplaşmalara dikkat kesilmeli okurken.
Okuyup gidilesi bir kitap değil “Yağmur Akşamları”, satırlarda siyaset var, ideoloji var, kurbanlar, göz ardı edilmiş insanlar var.
Öykülerin çoğu kısa, kesik cümlelerle kurulmuş. Tıpkı duygular gibi, çarçabuk şekil değiştiren, uçarı… Okur, satır aralarından hayatı çekip almalı; sitemleri, sevgileri, kırgınlıkları, kızgınlıkları.

Selim İleri gibi bir savrulmalı, bir durulmalı…

Ve fakat içinde hep biraz özlem kalmalı, hallice kabullenememe duygusu.

Birdenbire “Yakın arkadaş değildik. Hiçbir zaman da olmadık. Ama yakın arkadaşlık nedir? O dönemde çok yakın olduğumuzu sandığım, ustam bildiğim kişiler sonra hayatımdan hatırasız ya da karanlık hatıralarıyla çıkıp gitmediler mi?” diyorsa farkına varmalı.
Ya da satırlarda “Dergiler göçüyor, edebiyat göçüyor, birbirinin gözünü oyan insanlar, kimin umurunda öykü, sesim yükselsin istiyorum” diye isyan ediyorsa üstünde durmalı, ciddiye almalı.

İSTANBUL… ELBETTE

Yazar Selim İleri olur da satırlarda İstanbul olmaz mı? Var elbette.
Kemal T. ( “Büyük romancı” diyor Selim İleri. Kemal T. olarak bırakmış, bozmayalım)’nin Suadiye’deki evi, Kadıköy Baylan ve çoktan unutulmuş Karaköy Baylan, Yahya Kemal’li Cerrahpaşa Hastanesi, Ayaspaşa Cennet Çay Bahçesi, Eyüp’te vapur iskelesi, Tünel, Balık Pazarı, Kurtuluş, Feriköy, Cihangir.

Ama durun sevgili okur. Tıpkı İleri’nin kitabında dediği gibi, “Semtler birbirine karışıyor. Langa Teşvikiye oluyor, Kocamustâpaşa (Burada dikkat edelim lütfen, Mustafapaşa değil, İstanbullunun diline yerleştiği gibi yazmış İleri) da birdenbire Kadife Sokak.

Ve Yağmur Akşamları’ndan tanıdık isimler çıkıp geliyor: Orhan Veli, Sait Faik, Leyla Erbil, Behçet Necatigil, Vedat Günyol, Metin Altıok, Halil Taşçı, Armağan İlkin, Fikret Ürgüp, Selçuk Baran, Mehmet Âkif, Refik Halid…

Kitabında, “Eve tek başıma girdim. Lâle Müldür’ün şiirindeki gibi, çiçeklere su verdim, yani kaktüsler, yapraklar, bitkiler falan. ‘Ve insanların korkunç öykülerini anlattım onlara’ demişken Selim İleri, başkaca ne yazmalı?

“Fotoğrafı Sana Gönderiyorum” isimli öykü kitabının üzerinden beş yıl geçti; araya romanlar, denemeler, incelemeler girmişti.
İşte şimdi elimde İleri’nin yeni öykü kitabı. Arka kapak yazısında diyor ki: “Birçok gece vardır ki, eve kendi kendime döndüm. Hayata kendi kendime dönmeye çalışarak…”
Dönmüş…

3 Haziran 2011 Cuma

SIRRIMSIN, SIRDAŞIMSIN


40. Orhan Kemal Roman Ödülü Kamuran Şipal'in, Sırrımsın, Sırdaşımsın romanına verildi.



                                   "OKUR BENİ YAZDIKLARIMDA BULUR"

61 yıl önce ilk şiirini yayımlayan ve edebiyatımıza 84 yaşında yazdığı yeni romanı “Sırrımsın Sırdaşımsın”ı armağan eden Kâmuran Şipal’i Kafka çevirilerinden de tanıyoruz.

 Eserlerinde kahramanlarının iç dünyasını zengin soyutlamalarla ve betimlemelerle tanımlamaktan vazgeçmeyen Şipal’in Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Sırrımsın Sırdaşımsın”ı da böyle bir kitap.





- Alo, Kamuran Bey?
- Evet, benim.
- İyi günler dilerim. Vatan Kitap için son romanınız “Sırrımsın, Sırdaşımsın”ı da içine alan bir röportaj yapmak isterim sizinle. Uygun görür müsünüz?
- Teşekkür ederim ama ben röportaj vermiyorum.
- Peki, bir kahve sohbeti olsun o vakit...
- Çok naziksiniz ama prensip olarak yapmıyorum bunu...

Kelimeler tam da böyle miydi?
Peki ya bu önemli miydi?
İkna edemiyordum işte.
Bu son derece sevecen bir sesle, kırmadan, terslemeden röportaj talebimi reddeden kişi Kafka çevirileriyle bilinen, kendi öykü ve romanlarıyla da seçkin bir okur kitlesine sahip gizemli ve gözden ırak yazarımız Kâmuran Şipal’di.
84 yaşında yeni bir roman yayınlayan, edebiyat dünyamızın “uzak” yazarı...
Sözünü değil, yüzünü edebiyat dünyasından sakınır Şipal.
Öyle olmasa ikinci romanı (İlk romanı Demir Köprü- 1998) “Sırrımsın Sırdaşımsın”ı yazar mıydı? Yine ve elbette ayrıntılarla örülmüş son romanının sayfalarına kendisi kadar bizi de katar mıydı?

                                                  SANAT HAYATTAN BESLENİR





Sevgili okur, evet Kâmuran Şipal röportaj talebimi reddetti ama telefon sohbetimiz sırasında verdiği yanıtlarla meraklısına pek de bilinmeyen yaşamından, kişiliğinden ipuçları da uzattı.

61 yıl önce ilk şiirini yayınlayan ve edebiyatımıza 84 yaşında yazdığı yeni romanı “Sırrımsın Sırdaşımsın”ı armağan eden Şipal, eserlerinde kahramanlarının iç dünyasını zengin soyutlamalarla ve betimlemelerle tanımlamaktan hiç vazgeçmedi.

Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Sırrımsın Sırdaşımsın”da böyle bir kitap.

Yoğun duyguları ve iç çatışmaları yine ince ince örmüş Şipal. Tanımlamalar her zamanki gibi zengin hatta sonsuz... Kitabında kahramanın döndüğü şehrin adını hiç geçirmese de okuyucu daha ilk sayfalarda nerede olduğunu anlayıveriyor. Ama içteki sayfalar, satırlar dolusu tanımlamalarla, ayrıntılarla, didik didik edilen hatıralarla öyle güçlü bir sahne yaratıyor ki okur da tıpkı kitabın kahramanı gibi “orada, o anı” yaşıyor.

Peki yazarımız “o anın” neresindedir? Ya da şöyle soralım, “Bu kendisiyle hesaplaşan kahramanımızın ne kadarı bizzat yazarımızdır?”

İşte şimdi sıra o yukarıda söz ettiğimiz ipuçlarında, telefon sohbetimize geri dönüyoruz:

- Kâmuran Bey, kitaplarınızı okuyanlar sizi de tanımak, görmek istiyorlarsa, onlara haksızlık etmiyor musunuz?
- Sanmıyorum... Hem beni ikna edememiş olmanız yazdıklarımı teyit etmez mi?
- Adana doğumlusunuz. Romanınız da Adana’da geçiyor. Yıllar sonra şehre dönen kahramanımız ne kadar sizi yansıtıyor? Okur onda sizi bulabilir mi?
-İnsan ne yazarsa kendini yazar” denir. Elbette yazdıklarımda ben de varım. Birebir kendim olmasa da yaşadıklarım, etkilendiklerim satırlarda bulunabilir.
-Yazılarınız, sanatınız hayatınızdan besleniyor tabii.
-Elbette, hayat sanattan, sanat hayattan beslenir.
-Öyleyse “Son kitabınızda doğduğu şehre dönen kahramanınızın çocukluğu, hatıraları sizin yaşamınızdan örnekleri de kapsıyor” diyelim mi? Okur, bu romanınızda anlatılanlarda sizi bulabilir mi?
-Yazılanlar yaşamın yansımasıdır.
Yazım hayatı boyunca “uzakta” kalmayı seçen yazarı “Sırrımsın Sırdaşımsın”ın satırlarında aramak okur için değerli bir kazanım olacaktır.

18 Mayıs 2011 Çarşamba

ŞAFAK PAVEY


24 Mayıs’tı.
Yıl 1996…
Sabah Gazetesi Haber Merkezi’nde muhabir olduğum günler.
Gazete her zamanki gibiydi. Sakin. Klavyenin başında oturmuş bir şeyler yazıyordum. Yanımdan Zafer Bey (MUTLU) geçti, telaşla… Yüzü mora çalıyordu, adımları zemini inletiyordu, koşuyordu adeta.
Anlamıştık…
Önemli bir şey olmuştu.
Bekledik.
Her meraklı gazeteci gibi, aklımız yazıişlerinde, gözümüz sürekli açılıp kapanan kapıda…
Bir süre sonra haber müdürüm çıktı yazıişleri odasından. Elime bir kâğıt tutuşturup “hemen ara bu numarayı, Ayşe’nin kızı kaza geçirmiş. Konuş” dedi.
Ayşe…
Ayşe Önal yani…
Yıllarca birlikte çalıştığım, gazete koridorlarında kaçamak sigara içtiğim, memleket meselelerini tartıştığım, hayatı paylaştığım arkadaşım Ayşe. Arabasına her bindiğimde “Kesin inemeyeceğim”diye ödümü patlatan, arada bana “Sezen’den şarkısı söyle hadi” diye takılan masa komşum Ayşe…
“Nasıl yani? Şafak? Gök gözlü kız kaza mı geçirmiş?”diye kendi kendime söylenip numarayı çevirdim.
Ağlıyordum.
Ayşe de ağlıyor muydu? Yalan olmasın hatırlamıyorum. Doğrusu tanıdığım Ayşe muhtemel ki konuşurken beni avutuyordu. Duramıyordum, bir yandan ağlıyor, bir yandan Şafak'ı soruyor, bir de olup biteni haberleştireceğim için not alıyordum.
“Kolu” diyordu Ayşe, “kopmuş…” “Ama Şafak iyi, ameliyat iyi geçti.”
“Bacağı” diyordu Ayşe, “kopmuş.” Ama Şafak iyi, ameliyat iyi geçti…”
“Kocası” diyordum, “Biliyor musun, hiç gelmedi hastaneye, uğramadı, sormadı. Şafak onunla buluşmak için gitmişti istasyona oysa…”
Sonraki günler de defalarca konuştuk elbette. Gün be gün iyi haberlerini aldık.
Sonra Şafak Türkiye’ye geldi.
Hastaneye gitmiştim, önündeki laptopla dünyaya bağlanıyordu.
Sonraki günlerde Şafak’ın protezleri takıldı, gittim. Defalarca yenilendi protezler. Protez kolunu hareket ettirerek, protez bacağını da yönetmenin alıştırmasını yaparken de oradaydım.
Bir gün telefonum çaldı, Ayşe’ydi arayan. “Hadi gel, Şafak bugün yürüyecek” demişti.
Proteziyle yürüme bandında adım atışını izledim.
Ağlıyor muydum, bırakın benim gözlerimi şimdi, mevzu o değil. O an ah o an keşke orada olsaydınız, Şafak’ın GÖK GÖZLERİ’ndeki mutluluğu, kazanma azmini, mücadeleyi görebilseydiniz…
Sonrası…
Oooo…
Hangi birini yazsam ki.
Kazanın üzerinden bir yıl geçmeden Londra’ya gitti Şafak. Politikayla ilgileniyordu. Westminster Üniversitesi’nde “Uluslararası İlişkiler” okudu.
Ha bir de “AB Politikaları”…
İkisinden de mezun olup master yaptı. BM, özel kalemi olarak mülteci kamplarında çalıştı sonraki yıllarda.
Hala da diplomat zaten.
12 Haziran’da seçim var ya, o seçimde CHP’nin İstanbul 1. Bölge Milletvekili Adayı şimdi.
Benim bölgemde yani.
Ne güzel…
Ömrümde ilk kez vereceğim oyu heba etmeyeceğine inandığım bir adayım var. 12’si sabahı koşa koşa gideceğim sandığa. Güle oynaya basacağım “EVET”imi. Ve yüksek sesle diyeceğim ki, “Şafak, oyum sana helâl olsun. Ve bize öğrettiklerin için ise asıl sen hakkını helâl et…”



1 Mayıs 2011 Pazar

İSTANBUL, VAZOMDA ÇİÇEK


Önce mimozaları gördüm, sonra saymakla bitmez rengiyle laleler geldi. Sırada erguvanlar ve leylaklar var; kaçırmamalı. Bilirim zira “İstanbul’da bahar”, vazoda çiçek olup açmalı…

           
Çocuk zamanlarımdı.
Tek tasamın, dizimdeki kabuk tutmuş yaranın kaşınması olduğu zamanlar… Baharın bahar olduğu günlerde, o ılık ve telaşsız yağmurlar yağdığında anneannem “Yüzünü bahar yağmuruyla ıslat, gönlün yıkansın, sıkıntılar akıp gitsin” derdi, yapardım.
Koşturup duran zaman, saf bahar yağmurlarını alıp gittiğinden beri yürekteki sıkıntıyı yıkayacak billur damla bulamayan ben, şu günlerde İstanbul’un çiçekleriyle avunuyorum.
Gönlümü renge açtım.
Sarıya, kırmızıya, mora, yeşile, beyaza, pembeye ah en çok da erguvana…

Sarı, ben pek de hazırlıklı değilken, Adalar’dan “mimoza” olup geldi yamacıma; küçük toplar halinde. Dokunmaya korktum. Çiçek mi, bir büyülü sarı toz bulutu mu hiç bilemediğim mimozaların gönlümü hoş eden rayihasında baharı buldum.
Bilir misiniz, mimozalar gece ile gündüzü ayırt ederler. Gün batarken o sarı top çiçeklerini, tırtıllı yapraklarını kapanıp, uykuya dönerler. Ve sonra sabah olunca, güneşin ışığını ve sıcağını hissettiklerinde nazlı kıpırtılarla açılır, saçılırlar.

Bir rüya gibidir mimozalar, bir görünür bir kaybolurlar. İstanbul’da baharı ilk onlar müjdeler.
Ama sonraki günler, ah asıl o günler bir renk cümbüşüdür… Mimozalar gider laleler gelir. Nisan sanki lalelere kaptırmıştır adını, Ocak, Şubat, Mart, Lale diye sıralanır olmuştur aylar; öyledir. E kolay mı taa Kasım ayında parklara, saray bahçelerine, korulara, yol kenarlarına, saksılara gömülen 20 milyon lale soğanı tek tek açar Nisan’da.

O sebepten derim ki şimdi, şu günler gönülleri lalenin sarısına, kırmızısına, moruna, pembesine, beyazına, turuncusuna bırakma zamanıdır, kaçırmamalı. Laleler solup gitmeden, şöyle itinalı bir adımla yanlarına varmalı; farklarını anlamalı. Ben yaptım bunu. Gördüm ki kimi tombul, kimi hançeri sivri yapraklı…

İşte sanki o an, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş kulağıma “İğne uçlu, taç yapraklı laleler 16. yüzyıldan itibaren kendisini göstermişti. O İstanbul Lalesi’dir. Yazık ki 19. yüzyılda kayboldu. Şimdi genetik çalışmalar yapıyoruz, asıl İstanbul Lalesi’ni yeniden üretmeye çalışıyoruz” diye fısıldayıverdi.
Sevindim. Öyle ya, en nadide çinilere desen olmuş, saray bahçelerinde asaleti simgelemiş, baharını şölene
dönüştürdüğü kentin adını taşıyan İstanbul Lalesi’ne kavuşmak ne büyük bir zenginlik olur… Ama biliyorum, bir zamanlar renk ve şekillerine göre fevvarei Nur (Nur fıskiyesi), nemci çemen (Çimen Yıldızı), lali muzab (Erimiş yakut, erimiş dudak), dameni dür (inci eteği) diye anılan lalelerin arasında yakında İstanbul Lalesi’ni de göreceğim. Öyleyse şimdi evimi lalelerle şenlendirmeli, sonra da gözümü gönlümü erguvana vermeliyim.

Çünkü İstanbul’da “Erguvan Zamanı” başladı sessiz sedasız. Erguvanlarla bezendi Boğaz sırtları. Rumeli Hisarı’nın asırlık taşlarına yaslana yaslana büyüyor erguvan çiçeklerinin tomurcukları…
Boğazın suyu poyrazla coşkulu ve yeşil aktığında, erik ağaçlarının beyaz çiçekleri rüzgârda uçuşup, yapraklarının altına saklandığında mı görünür erguvan çiçekleri yoksa mimozalar çoktan çekip gittiğinden, laleler boyun büktüğünden baharı şenlendirme sırası ona geldiğinden mi aceleyle açarlar? Öyle ya, henüz ağacın yaprakları yokken dalları donatmazlar mı erguvan çiçekleri?
Bilirim, erguvan İstanbul’dur.

Ya da şöyle söyleyelim, erguvan da İstanbul’dur. Boğaz’ın sırtlarında önce tek tük ve cılız görünür erguvan çiçekleri. Sonra bir de bakmışsınız ki yeşilin arasında, mavinin dibinden
fışkırıvermiş.
Hem hatırlarım, erguvanın İstanbulluluğu Yeni Roma’ya kadar dayanır. O dönemde mor, doğal yollarla elde edilmesi en zor renk olduğundan sadece zenginler ve asillerin giysilerinde kullanılabilirdi. Zaten Roma İmparatoru Büyük Konstantin de 11 Mayıs 330, Pazartesi günü Yeni Roma’nın yani Konstantinople yani Byzantium yani İstanbul’un kuruluşunu ilan ederken sadece imparatorların giydiği erguvan renkli pelerinini gururla atmamış mıydı omzuna?

Haydi, kulağınıza bir sır fısıldayayım, hani Hürrem var ya Hürrem, Kanuni’nin gözdesi, erguvan onun da en sevdiği renkti. “Osmanlı’da erguvan rengi keselerin yapamayacağı yoktu” der kitaplar.

Sarı kaç çiçekte vardır, kırmızı da pembe de, beyaz da… Ama erguvan rengi, bir tek adını aldığı çiçekte bulur anlamını. O nedenle baharda Nisan ve Mayıs ayları boyunca İstanbul’da özellikle Boğaz yamaçları “erguvan rengine” bürünür.

Erguvan bahardır İstanbul için.
Lale de, mimoza da…
Ama unutmamalı salkımlar ve leylaklar var sırada, hatta Mayıs ortasına doğru manolya da.
O yüzden diyorum ya İstanbul, çiçektir vazomda…